5 Haziran 2008 Perşembe

ÇUKUR 3.BLM

Son filmindeki başarılı oyunculuğunu övmek isteyenler yüzünden telefonu bir türlü susmuyordu. Son arayan kişiye biraz kaba davrandığını düşündü. “Oynadığım filmin, kahrolası oyunculuğumun canı cehenneme! Benden istediğiniz nedir, bir türlü anlamıyorum. Övgüye karşılık övgü mü? Duyarlı arkadaş, duyarlı izleyici sorumluluğunu yerine getirme çabası mı? Çıkardığım oyunculuk; yumuşak, pembe kıçınıza atılmış bir tekme hissi uyandırdıysa ne mutlu bana, ne mutlu size!” Hayır, hayır az bile söylemişti. Kurumaya yüz tutmuş ıslak saçlarını alnından arkaya doğru sıvazladı. Buzlu viskisinden bir yudum daha alıp, yatağının karşısındaki duvarda asılı olan dev posteri izlemeye koyuldu. İlk oynadığı filmden; bir figüranı oynarken çekilmiş bir kare. İdam mangasının karşısına dizilmiş, yirmi idamlıktan birini canlandırdığı anın dondurulmuş hali. Bazen duvardaki bu ölüme saniyeleri kalmış zavallı görüntüsüne dalar giderdi. Filmin o sahnesi çekilirken, birkaç saniye için gerçekten öleceğini düşünmüştü.
Unutamadığı anlardan biri, en tepedekiydi. Kendine bakan çaresiz gözlerden gözlerini alamaz; bu bir iki saniyelik zaman dilimi büyür büyür; gizlice beklediği, hayata veda edeceği ana yaklaştırıverirdi kendini. Geceleri yalnız kalmaktan çok korkmasına rağmen o gece, villasını bekleyen bekçiye izin verirken tuhaf bir zevk almıştı. Defalarca alnına dayayıp namlusunun soğukluğuyla rahatladığı tabancasını çalışma masasının çekmecesinden çıkardı. Bebeğini kucağına alan anne şefkatiyle, usulcacık kavradı. Namluyu duvarda ölümü bekleyen yirmi idamlığa doğrultup, kendi görüntüsüne nişan aldı. Titreyen eline aldırmayıp, “Önce sen” diye mırıldanarak tetiği çekti. Aldığı komutla yuvasında uyumakta olan mermi, gördüğü rüyayı yarıda kesip idamlıkların kabusu oluverdi. Ama yine isabet ettirememişti. Hiç şaşırmadı, tam tetiği çekecekken, koluna sanki bir el yapışıyor, hedefi şaşırttırıyordu. Aynı kararlılıkla namluyu alnına götürdü. Sıcaktı ve dumanı tütüyordu. Etine değdirmeden tetiği çekiverdi. “Çıt” diye bir ses kulaklarını okşadı. Kendini tamamen kaybettiği bir anına denk gelmemesi için, mermi dolu şarjörü başka bir odada kilitli tutuyordu. Tabancayı bir tarafa fırlatıp, yatağına uzandı.
İbrahim, isteğinin bir parça kırılmasını, içeri bu kadar kolay girmesine yordu. Dev tripleks villanın havuzunun kenarından süzülerek, filmlerde gördüğü, tamamen camdan yapılmış ön cephenin kapısını zorlanmadan açtı. Işıklar açık olmasına rağmen hala uyuyan aktörün korkudan rol yaptığını düşündü. “Böylesi daha iyi” diye mırıldandı, etrafı süzerken. Odada, gösterişli antika yatak dışında göze çarpan pahalı bir şey olmadığını fark etti. Şaşırması için duvardaki dev postere daha dikkatli bakması gerekiyordu, öyle yaptı. Bazısı idamlıklara isabet etmiş mermi deliklerini, serçe parmağıyla yokladı. ‘Bunlar mermi izleri’ diye haykıracaktı ki, yerdeki tabancayı görünce “bunlar” diye kalakaldı. Gözlerini açan aktörle, aynı anda atıldılar tabancaya. Korkuyla karışık ikisinde de, bir filmde oynuyorlarmış hissi uyandı. Kısa bir boğuşmadan sonra, İbrahim tabancayı kapıp aktörü duvara doğru ittirdi. Nefes nefese kalan aktör, şimdi diğer yirmi idamlığa eklenmiş yirmi birinci idamlık gibi duvara yapışmış, korku dolu gözlerle İbrahim’e bakıyordu.
“Korkma” dedi İbrahim, “bu tabancayı kullanmayacağım, hem gördüğüm kadarıyla şarjörü yok ve sen az önce içindeki tek mermiyi de harcamışsın.”
Evet anlamında başını salladı aktör, “kahrolası hayranlarımdan biriysen eğer, bil ki bu yaptığın hiç hoş bir şey değil.” Bütün soğukkanlılığı ve rol yapma yeteneğine rağmen, gözlerinde beliren korkuyu saklayamıyordu. Kafasında her zaman canlı tuttuğu ölme fikri, şimdi daha da dirileşerek karşısına dikilmiş kendine meydan okuyordu. Hazırlıksız yakalanmıştı. Ölmek için uygun bir zaman olmadığını düşünüp titredi. Buna hazır değildi henüz. 50 yaşını aşıp, kalan ömürlerinin geçen ömürlerinden daha değerli ve uzun olacağını sananlardandı. Duvardaki posterde bir şey arıyormuşçasına gözlerini gezdiren yabancıyı süzüp, kendini rahatlatmak adına, burada bulunmasını daha sıradan bir sebebe yordu.
Genç adam aradığını bulan bir yüz ifadesinin üstüne eklediği bir sırıtmayla aktöre döndü. “Ah işte seni buldum. Şu soldan dördüncü, hepsinden daha korkak bakan...sensin değil mi? İçlerinde mermi isabet etmemiş tek kişinin sen olması da bulmamı kolaylaştırdı tabii.”
“Son oynadığın filmi seyrettim. Rolünün hakkını vermişsin ama kabul etki filmi kurtarmaya yetmiyor.”
Aktör tatlı canını kurtarmak adına, konuşmanın böyle sürüp gitmesini diledi. Biraz rahatlamış olarak karşılık verdi: “E, evet haklısın. Tahmin edersin biz önce senaryoyu okuruz, sonra aklımıza yatarsa yönetmeni ve diğer oyuncuları da merak edip kendimizi çekimlerin akışına bırakıveririz. Ortaya koyduğumuz oyunculukla övünmemiz, zihinsel tembelliğimizi bastırıverir. Her oyuncu sadece kendi rolünün büyüleyici olduğunu düşünüp, olayları, diğer oyuncuları bir tarafa atar”
Bunları ilk defa birine itiraf ediyormuşçasına heyecanla anlatıyor, anlattıkça yükünden azar azar kurtulan bir uçan balon gibi hafifliyordu. Ağzından dökülen kelimelere odaklanmayıp, biraz da beyninin sesini dinleseydi, kızgınlık ve korkuyla karşıladığı bu davetsiz misafiri sevmeye başladığını fark edecekti. Üçüncü bir göz odayı gözetliyor olsaydı, büyük ihtimalle iki dostun tatlı tatlı tartıştıklarını düşünürdü. Ama yabancı bütün bu fikirleri darmadağın eden bir kızgınlıkla ses tonunu yükseltti:
“Ölmeden önce bütün sırlarını itiraf etmeye çabalayan telaşlı bir yüz ifaden var. Günah çıkarmaya çalışıyorsan eğer bil ki, buraya papaz rolü oynamaya gelmedim.”
“Peki niye geldin o zaman?”
“Seni götürmeye geldim.”
Yabancının soğukkanlılık ve kararlılığından etkilen aktör, sünnet olmasına saatler kalıp da babasının kendini nereye götürdüğünü merak eden çocuğun ürkmüş gözleriyle sordu:
“Ne-nereye?”
“Cehenneme”
Az önceki boğuşmalarından yabancının kendinden çok daha güçlü olduğunu anlayan aktör, kaçmak için kapıya doğru hareketlendiğinde ayağına takılan çelmeyle kendini yerde buldu. Sol eliyle boğazını sıkarken, sağ eliyle de arka cebindeki usturayı çıkartan yabancıya boğuk bir sesle, can havliyle sordu:
“Neden ben?” Yabancının gözlerindeki kararlılık, canını kurtarmak için teklif etmeyi düşündüğü bütün her şeyi hallaç pamuğu gibi atıverdi hayalinde. Bu iki kelime bir anlamda teslim olduğu ve ölmeyi kabullendiği anlamına geliyordu.
“Kendimi senin yerine koyup acını paylaşıyorum. Sen de bir an için kendini benim yerime koyup bu anın keyfini çıkar.” Belli belirsiz bir gülümseme, yabancının yüz kaslarını titreştirdi. “Eminim bunu yapabilirsin. Al işte, sana hayatının rolünü yapma fırsatı tanıyorum.”
“Bana birkaç dakika izin ver” diye kekeledi aktör, gözyaşlarını silerken. “Cesaret” diye mırıldandı kendi kendine. Yerden kalkışını yabancıya onaylatıp, duvardaki idamlıklardan hiç mermi yarası almamış kendisinin gözlerine dikti ıslak gözlerini. O anda aklından neler geçtiğini bilememek yabancıyı rahatsız etti. Aktörün o an yaşadıklarından daha zorunu sonradan kendinin de yaşayacağını bilmesi rahatsızlığını daha da arttırdı. Aktöre arkasından yaklaşıp usturayı açtı. Kendini geri dönülmez bir yolculuğa çıkartacak olan vasıtanın motor sesini duymuşçasına ürktü aktör. Arkasını dönmeden sağ kolunu kaldırıp “dur” anlamında kımıldatmadan tuttu. Bu hareketsiz kolun pek kısa bir süre için kımıltısız duracağını hisseden yabancı, sabırla bekledi. Bir şalter kolu gibi aşağı inmesiyle aktörün kolu, hareketlendi sabırsız ustura. Aktörün son imgesi keskin ustura, boynunun soluna doğru gömülüp, korkunç çığlığını boğarak sağa doğru sert bir çizgi çekti. Gün ışığıyla ilk defa tanışan kesik gırtlak ses tellerinde kalan son hırıltıyı boşaltıp, sanki hep bu anı beklemişçesine kanını karşısındaki postere doğru fışkırttı. Poster tamamen kana boyanıp görünmez oldu. İbrahim yerde yatan cansız bedeni bir an için unutup, etrafın yirmi idamlığın kanıyla sulandığını zannetti. “Ha yirmi, ha yirmi bir” diye bütün soğukkanlılığıyla mırıldandı. İdamlıklardan birinin yerde yatan aktör olduğunu anımsayıp, “yoksa on dokuz mu demeliydim?” diye kendi kendine sordu sonra.
Bu sefer kurbanının ölümünü görebildiği için daha huzurluydu. Bütün suçu kanlı usturaya yükleyip antika yatağa doğru fırlattı. Yastığın üstüne düşen usturadan süzülen kan aktörün az önce uyurkenki çıkardığı ağız suyuna karıştı. Bu tuhaf karışıma “yaşam ve ölüm kokteyli” adını veren genç adam, kana bulanmış usturayı attığı yerden alıp kuş tüyü yastığa kabaca silerek cebine koydu ve sessizce odadan çıkıp kayıplara karıştı.

2 Haziran 2008 Pazartesi

ÇUKUR 2.BLM

İki odalı küçük dairesinin kapısını açtığında hava kararmak üzereydi. Bütün öğleden sonrayı, bir çocuk parkının bankında oturup çocukları seyrederek geçirmişti. Çocuklar oynayıp eğlendikçe, onun da içinde bir ızdırap büyüyor, sanki kendisiyle oynayıp eğleniyordu. Çocukları seyrettikçe o hep söylenen ‘keşke hep çocuk kalabilseydik’ sözünü anımsadı. Kendi çocukluğuna dönüp parkta oynayan çocukların arasına karıştığını hayal etti. Acı karamsarlığını çocuk bedeninden atamayıp aralarına karışamadığını, bir köşeye çömelip oturduğunu gördü. Oturduğu banktan, köşeye sinmiş çocukluğuyla göz göze geldi. Çocukluğuyla acımasızca yüzleşme zamanıydı. Kin dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Yerinden hızla fırlayıp, köşeye sıkışmış bir kedi gibi kendine bakan çocukluğunu silkelemeye başladı. Çok sonra, parkta oynayan çocuklardan birinin kolları arasında çırpınıp ağladığını fark etti.
Bir makas, bir ayna ve birbirinin aynı iki yüz. İki-üç parça eşyasının azlığından doğan güçsüzlük ve karamsarlığın, aynadaki aksinden kendine bulaştığını söylerdi hep, yüzüne vurarak. Saçlarını iyice kısalttığında, “artık ikimizde iyice değiştik, öyle değil mi?” dedi, aynadaki aksine gülümseyerek. Suçu az önceki halinin işlediğini mırıldandı. “En az senin kadar masumum artık,” diye ekledi.
Elektriğe tercih ettiği titrek mum ışığının karşısına geçip oturdu. Cep radyosuna uzandı. Kısa dalga düğmesini çevirip, çok sevdiği Hint müziklerini dinlemeye koyuldu. Beynini uyuşturan bu tatlı melodiye eşlik eden güzel sesin sahibini hayal etmeye koyuldu. Orta yaşlı bir kadın olmalıydı. Yaptığı işten haz duyan, hayatla barışık, sevildiğini bilen bir kadın. Sesi güzelleştirmek adına olağanüstü çaba harcayan bu dudaklara iyice kulağını yaklaştırdı. Sesi emdikçe büyüyen kulağın deliğinden başını içeri sokan kadın, beğenilmek adına sesinin şiddetini daha da arttırıyor, kulak kirine bulanmış terli boynunu sıkıştığı yerde çevirmekte zorlanmıyordu. Kadın yorulup sustuğunda, kulak hızla küçülüp eski halini alıyor, kadının boğazından çıkarttığı hırıltılar kulak zarını tırmalıyordu. Uyandığında, gece epey yol almış, kendine kahramanca direnmeye çalışan mum alevini bir sağa bir sola vurup iyice bitkin düşürmüştü.
Gecenin bir vakti istemeden uyanmaktan nefret ederdi. Söylenerek uzandığı kanepeden doğruldu. Mumun aleviyle bir sigara yakıp, dumanını muma doğru üfledi. Yorgun düşmüş cılız mum alevi direnemeden gecenin karanlığına karışıverdi. Dumanı içine çektikçe, sigaranın ucu koyu kırmızı kor oluyor, nefes alıp veren bir kalbe dönüşerek odadaki tek canlı unsur haline geliyordu. Yanan tütünün çıkarttığı ses, yerde gezinen hamamböceklerinin kıpırtılarına karışarak tuhaf bir ahenk oluşturuyordu. Birinin ayak parmaklarında gezindiğini hissetti. İçi ürperdi. Beyninin cinayeti unutması için hafızasına yağdırdığı komutlar işe yaramıyor, olanları bir türlü aklından çıkaramıyordu. Zaman erimiş kurşundan bir nehire dönüşmüş, akmamakta ısrar ediyordu sanki. Çıldırmasına ramak kalan anlardan biriydi işte yine. Açık unuttuğu radyodan süzülüp odanın karanlığına dolan Hint müziği bununla yetinmiyor, çıldırmanın eşiğindeki genç adamın damarlarından akıp beynine dolarak aşırı doz etkisi yapıyordu. “Altını arayan siyanür” diye mırıldandı. “Artık her şey, yeterince zor değilmiş gibi daha da zor olacak. Unutmaya çalıştığım geçmiş ve korkunç yakın geçmiş, geleceğimle aramda koca bir çukur açmış dururken...çok zor olacak...ama bir ölüm asla yetmez. Parçalar birleştikçe önümdeki karanlık koca çukur küçülecek küçülecek ve yok olacak!”
Bir katil olduğunu umursamayan rüzgar perdeleri yalayıp içeri doldu. Telefonun çalmasıyla uyandı. Üşüdüğünü hissetti, havalar daha tam olarak ısınmamıştı.
“Kimsin?”
“Ben, Melike. Nasılsın? Sinemaya gidiyoruz değil mi?”
“Tabii ki, aynı yerde buluşalım, ok?”
“Ok.”
Cep telefonu masraflı olduğu için mümkün olduğu kadar kısa konuşurlardı. Telefonu kapattığında sinemadan çıktıktan sonra yapması gerekenleri hatırladı. Yüzünü buruşturdu. Bitirmesi gereken, birkaç küçük tercüme işi vardı. İlginç konular olduğu zaman, çeviri yapmaktan zevk bile aldığı oluyordu. Son sınıftayken atıldığı üniversiteyi minnetle andı. “Bütün gece yine boktan bir konuyu çevirmekle uğraşacağım!” diye söylendi, evden çıkarken.
Minibüsten indiğinde, aksak adımlarla kendisine doğru seğirten sevgilisiyle göz göze geldi. Sinema sağındaydı. Kız ise solundan yaklaşmaktaydı. Kıza doğru yürümekle, yürümemek arasında kararsız kaldı. Yürümemeyi tercih etti. “Azıcık kısa bir bacağın yaptıklarına bak sen. Ona olan duygularımı bir türlü tanımlayamıyorum, kahretsin! Kendimden nefret ederken, bir başkasını nasıl sevebilirim ki?”
Kız yanına iyice yaklaştığında bu düşünceleri aklından çıkarmaya çalıştı. Kıza seslendi. “Hey! şu güzelliğe bakın bir, deli gönlümün bitmeyen bayramı.”
Kız şaşkın gözlerle genç adama baktı, haykırdı, “Aman Allahım ne yapmışsın sen? saçların!? O güzel saçlarına ne oldu?”
Genç adam kollarını iki yana açıp yanıtladı: “Hey, böyle de yeterince yakışıklı değil miyim yoksa?
“Elbette yakışıklısın ama ne bileyim işte, önceki haline çok alışmıştım.”
Genç adam, kızın gözlerine gülümseyip karşılık verdi. “Önceki halim küçük bir suç işledi ve küçük bir cezayı hak etti.” Kızı her zaman güldürmeyi başarıyor, bunun için ayrıca çaba sarf etmeye gerek görmüyordu. Doğal bir yetenek olduğunu düşündü kız. İbrahim’i seviyor, kendini onun yanında çok mutlu hissediyordu. Sinemanın kapısına varana dek konuşup gülüştüler. Daha önce hangi filme gidecekleri konusunda anlaşmışlardı. Yerli bir filmdi. Kız fragmanını gördüğü bu yerli filmi, kesinlikle görmek istiyordu. Aslında daha çok da İbrahim’in görmesini. Böyle filmler onun daha çok ilgisini çekerdi.
İstemeden işlediği bir cinayet sonrası, polisten kaçmak zorunda olan bir adamın başına gelenler. Üstelik öldürdüğü adamın karısı da, kendisini temizlemek için peşine bir kiralık katil takmışken... ”Sıradan bir konu gibi gözüküyor. Ama gerçeklerini ayrıntılarda gizleyen, kaliteli bir yapım olabilir.” ”Haklı olabilirsin,” diye yanıtladı genç adam, “görelim bakalım.”
Öldürmek zorunda kaldığı adamın, neden kendini öldürmek istediğini bulmaya çalışmakla işe başlayan adam, karısının ve bazı arkadaşlarının da işin içinde olduğunu öğrenince, ne yapacağını şaşırıyordu. Heyecanla filmi seyreden kız arkadaşına fısıldadı. “işte hepsini temizlemesi için eline geçen altın bir fırsat.” Adam bu yolu denemeyip, polise baş vurmaya kalkınca yüzü asıldı. Kiralık katilin elinden kıl payı kurtulan adam, bir bacağını kaybediyor ama yapmak istediğini de başarıyordu. Sinemadan çıkarlarken söylendi, “Kahrolası boktan ayrıntılarda hiç bir şey bulamadım, ya sen?”
Kız haklısın anlamında başını salladı. “Aldatıcı bir fragman daha, halbuki filmin karmaşık bir yapısı olabileceği izlenimi vermişti bana.”
“Herneyse, boşver” diyerek sevgilisine gülümsedi, “Şurada oturup bir şeyler içmeye ne dersin?”
Aynada kendini göremeyeceği bir yere oturmayı tercih edeceğini söyledi, genç kıza. “Biliyorum” dedi genç kız, “dört köşe aynalardan nefret edersin.”
Oturduğu yerden düşünceli gözlerini etrafta gezdiren genç adam açıklama yapma ihtiyacı hissetti:
“Az da olsa bahsetmiştim, biliyorum. Dört köşe olan hiçbir cama tahammül edemiyorum, çıldıracak gibi oluyorum.” Yalan söylüyordu.
Çin işi ucuz porselende gelen çayından bir yudum alıp, bir sigara yaktı. Genç kız sevgilisinin uzattığı sigarayı yakmasını beklerken ekledi:
“Katlanamadığın bu şeylere televizyon ve bilgisayar ekranı da dahil tabii ki.”
Evet anlamında başını salladı genç adam, sigarasından bir nefes daha çekerken ekledi. “Bu da kahrolası takıntılarımdan biri işte.” Yalan söylüyordu.
Genç kız sevgilisinin gözlerinin en derininde gezindirirken gözlerini, gülümsedi. “Seni bütün bu takıntılarınla beraber, çok seviyorum.”
Genç adam “Ben de seni” diye karşılık verdi, gözlerinin yalancı denizinde gezinen kıza.
Cenaze evinde toplanan kalabalık, ölen psikiyatrın ablasını yatıştırmaya çalışıyor, ama o var gücüyle direnip kardeşiyle ilgili bildiklerini haykırmaya devam ediyordu. Kardeşinin katiline bir kez daha lanet okuyup, ağlamaktan şişmiş gözlerini etrafta gezdirerek devam etti:
“İşinden dolayı, insanlarla arasına büyük mesafeler koymuştu. Bir sevgilisi bile olmadan veda etti hayata. Son zamanlarda ki haliyle beni tedirgin etmiyor değildi. Soluk görünüyor, her zamankinden daha karamsar duruyordu. Sonradan dehşetle fark ettim ki, eşyalarla ilişkisini en aza indirgemeye çalışıyordu. Piyano çalmayı bırakmış, televizyon seyretmez; imrenerek baktığımız mutfağına girmez olmuştu. Kahretsin, anlamalıydım!”
“Neyi anlamalıydınız?” diye sordu, ölmüş kardeşinin sekreteri. “Unutmayın ki kardeşiniz aşağı düştüğünde yanında biri vardı. Adamın odaya girdiğinden daha sakin çıktığını gördüğümde, böyle bir şey olabileceğini kesinlikle tahmin edemezdim. Kardeşinizi o alçak herif aşağı attı.”
Böyle kendinden emin konuşurken, İbrahim, kendini yarım yamalak gören sekreterin Emniyette eşkalini tarif ederken çizilen robot resmi görseydi kahkahalarla gülerdi.
Başını sallayarak, sekreteri onayladı, acılı kadın. “Bu, katile okuduğum laneti hafifletmez ama, bir gönüllü gidiş ihtimali de hala var.”
Kardeşinin kefene sarılı; parçalanmış bedeni gözlerinin önünden gitmiyordu. Cenaze yemeği hazırdı ve herkes onun işaretini bekliyordu. “Siz lütfen başlayın” diye mırıldandı, “ben yiyemeyeceğim.”
İkisi de küçük birer kızken, oynadıkları büyük balkonu hatırladı. Aşağı çok sarkan kardeşini, düşmesine ramak kala tuttuğu an canlandı gözlerinde. Bir an için tepkisiz durmayı düşünmüştü. Kıskandığı küçük kardeşinden kurtulma fikri bir an için beyninde çiçekler açtırmış, annesinin içerden attığı çığlıkla; son anda kardeşini eteğinden tutup kendine çekebilmişti. Bir taraftan da beyninde açan çiçek bahçesini kirli bir bohça gibi çekip dürerken. “Zehirli hatıralar” diye mırıldandı, lavaboya giderken.

1 Haziran 2008 Pazar

ÇUKUR 1.BLM (2000 YILINDAN)

“Çocukluğuma ilişkin hatırladığım en önemli, en güzel şey, amcamdan kalan 60’lı yılların gazetelerini okumak, geçmiş zamanı yakalamışçasına haz duymaktı. Belki de yaptığım, bugünün canavarlaşmış medyasının çocukluğuna dönüp bilmeden de olsa ruhunu çözümlemeye kalkışmaktı. O zamanın gazetelerindeki güzel giysili insanların şimdi çürümüş birer bedene dönüştüğünü düşünüyorum da; yaşamak, ölmek, öldürmek ne kadar da basit birer hal alıyor. İnsanlık bir türlü büyüyemeyen sakat bir çocuk gibi gazete sayfalarında debelenip duruyor. Dört duvar arasına hapsolmuş bir mahkumdan farksız olduğunu düşünüyorum, evrende kıstırılmış insanın. Çektiğimiz farkına varmadığımız acılarımızı dindirme isteği içgüdüselleşiyor bende. Yoksul ve yaşlı bir kadını gördüğümde, önce vicdanımı doğrayıp kan içinde bırakıyorum, zavallının acılarını dindirmeme saniyeler kala, yaralı vicdanım sürünerek de olsa bana yetişiyor, beni durduruyor. Geçen gün acımayla karışık hoş duygular beslediğim ayağı sakat bir kıza aşkımı itiraf ettim. ‘Bana acıdığın için böyle konuştuğun yüzünden okunuyor’ dediğinde kendimi kaybettim, ağzı yüzü kan içinde kalana kadar onu yumrukladım. Bana sarıldığında daha fazla vurmamam için bunu yaptığını düşünmüştüm, öyle değilmiş. İkimizde çılgınca bir ağlama krizine yakalanmışçasına gözyaşı döküyorduk. Bilinçsizce estetikleşen şiddetin işe yaradığını düşündüm o an.”
Psikiyatr ilk kez gördüğü bu, uzun saçlı ve sakallı genç adamın, en az düşünceleri kadar görünüşünün de tuhaf olduğunu düşündü. Bir kadının asla böyle düşüncelere kapılmayacağını, bunun tamamen erkek dünyasına ait hastalık derecesine varan, kaba kuvvetini kullanmayı haklı gösterme çabaları olduğunu düşünüp, kendi adına sevindi.
“Beni ancak bir psikiyatrın anlayabileceğini düşünerek hata ettim galiba. Bakışlarınız o kadar sıradan ki, diğerlerinden hiçte farkınız yok. Bir sigara içebilir miyim?”
Kadın “elbette” anlamında eliyle işaret edip toparlanma ihtiyacı hissetti, yerinden kalktı. “Özür dilerim” dedi. “Hasta olduğunuzu unutturmak için, bir onarıcı gibi görünmek istemedim.”
“Onarıcı mı? Hasta olduğumu yüzüme vurmakla kalmayıp bir onarıcı olduğunuzu söyleme ihtiyacı hissetmeniz, eylemin anlamını kuvvetlendirme kaygısından, değil mi? Size kendimle ilgili daha neler anlatacağımı gerçekten merak ediyor musunuz? Merakınızı giderdiğimde, hasta falan olmayıp, uçuk fikirlerini kabul ettirmeye çalışan bir çılgın olduğumu düşünmeyeceğinizi nereden bileyim? Benim acılarımın dindirilemeyecek kadar derinde olduğunu kavradığınızda ve o kadar derine dalmaktan ürktüğünüzü görmemden çekinerek saçma sapan bir teşhis koyduğunuzda ne olacak?”
“Farklı düşüncelerinizin olması hasta olduğunuz anlamına gelmez” dedi kadın. “Belli ki bilinçaltınızı hallaç pamuğu gibi atmışsınız. Lütfen devam edin; ama soru takısı almayan cümleler kurarak lütfen.”
Genç adam devam etme konusunda kararsız gözüküyordu. Hiçbir zaman psikiyatrlara inanmamıştı. Soyut bir şey olan ruhu kavrayabilmek için psikiyatrist ya da psikolog olmak yetmezdi. Acı çekmek gerekiyordu ve bu kadının da hiçte büyük acılar çekmişe benzer bir hali yoktu. Konuşmasını sürdürdü:
“Bendeki çılgınca yok etme isteğinin, Cennet diye bir yerin varlığından bahsedildiğini duyduğum zaman ortaya çıktığını...” Söylediklerinin doğruluğundan emin değilmiş gibi bir süre duraklayıp konuşmasını sürdürdü. “Ya da ben 6 yaşlarındayken çok sevdiğim kınalı koçun babam tarafından boğazlandığını odamın penceresinden gizlice seyrederken, aynı şeyi benim de babama yapma isteğinin içimde uyandığı zaman başlamış olabileceğini düşünüyorum. Nasıl çıktığının pekte önemi yok, zor olan kısmı kendini tutabilmek. Ölümün tek çıkış kapısı olduğu fikrini beynime çılgınca alkışlatırken, bedenimi heykel sessizliğiyle tutabilmemi yaralı, sakat ve ölmek üzere olan vicdanıma borçluyum. O ölüyor. Buraya gelmemin sebebi de bu. O’nu iyileştirebileceğiniz ihtimali. Bunu yapabilir misin?”
Kadın durumun ciddiyetini yeni yeni kavrıyor, ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyordu. Bunu hissettirmemeye çalıştı. “Size bazı sakinleştiriciler yazıyorum. Lütfen hemen kullanmaya başlayın.” Sesi titriyordu. Durum ümitsiz gibiydi. Genç adam bu sözler üzerine kahkahalarla gülmeye başladı. Çektiği acılara dayanamayıp kendini koyuverdiğini düşündü. Genç adamın kahkahalarının ağlamaya dönüştüğünü görünce peşinden, kendini onayladı kadın. Adama mendil uzattı.
Genç adam mendili aldı, gözlerini sildi. Artık ağlamıyordu. Kederli bakışlarla gözlerini odada gezdirmeye başladı. Açık pencereden gelen ılık rüzgar bir an bedenini titretti. Pencereye doğru yürüyüp dışarıyı seyretmeye koyuldu. Hava o kadar güzeldi ki, aşağı atlayıp o güzelliğin arasına karışmamak için kendisini zor tutuyordu. Sonra yüzünü içeri çevirip, bir saniye önce baktığı o güzel manzarayı unutmuşçasına “O artık yok, o öldü!” diye haykırdı kadına.
“Onun ölümü benim ölümüm demek, senin ölümün demek. Kurtaramadın onu, kurtaramadın!” diye haykırdı, suyu kirleten kendi olduğu halde, kuzunun üstüne atan kurdun parlayan gözleriyle.
Genç adam tekrar hıçkırıklara boğuldu. Bu sefer ağlaması kısa sürmüştü. Gözyaşını silip kadınla göz göze geldiğinde, dudaklarında şeytani bir gülüş belirdi. Çabuk ve kararlı adımlarla kadına doğru yürüdü. Kadın o anda, öğrendiği bütün şeylerin hiçbir işe yaramayacağını hissetti. Kadını ani bir hareketle kucağına aldı. Gelini kucağına alan bir damat kadar mutlu gözüküyordu. Kucağında kadın olduğu halde açık pencereye doğru yürüdü. Bir eliyle kadının ağzını sımsıkı tutuyordu. Dışarıyı seyreden adamın gözlerinden yayılan bir huzur dalgası bütün odayı kapladı, dışarı taştı. Kadın bir an için kendini, adamın dünyasına ait figürlerden biri gibi hissetti. Bu durumda başına geleceklerin, kendi adına hiçbir önemi olmayacaktı. Yüzlerce kez gördüğü, ölmek isteyen hastalarını hatırladı. Ölümün tek çıkış kapısı olabileceği fikri beyninin her tarafını kaplayıp, adamın gözlerine taştı. Korkuyla karışık ölümü onaylayan bir bakış, genç adamın gözbebeklerinde yansıdı. Genç adam, kadının gözlerinden gözlerini ayırmayarak fısıldadı:
“Ölü vicdanımı rahatlama koltuğuna, sunak taşına bırakıyorum. Çektiğim acıların ilk kurbanı vicdanımı kadınlığını adadığın bu koltuğa, rahmine gömüyorum.”
İkisinin de vücudu titremeye başladı. Kucağındaki kadın daha da zavallı, acınası bir hal almıştı şimdi. Kadını pencereden boşluğa fırlatma isteği tahrik edici bir hal alarak, gözüne yansıyan güneşin de etkisiyle hafızasını köreltmişti. Hayvani bir içgüdüyle, bir saniye daha durursa her şeyi yüzüne gözüne bulaştıracağını hissetti. Kadını boşluğa bırakıverdi.
Kalkmakta olan trene son anda atabildi kendini. Boş bir koltuğa yığıldı kaldı. Binanın kapısından olayla ilişkisi yokmuşçasına sakin adımlarla çıkarken gördüğü, ölmek üzere olan kadının çırpınışları gözünün önünden gitmiyordu. Bir an için orada durup, ölmek üzere olan kadının gözlerine yakından bakmak istemişti. Tuhaf bir duyguydu bu. Ölene kadar yanında kalmadığı, kadının kanını iştahla yalayan sokak köpeğinin başını okşayamadığı için kendini suçlu hissetti. İşlediği cinayet umurunda bile değildi. Sadece kadının o son zaman diliminde yanında olmamaktan, olamamaktan duyduğu suçluluktu hissettiği. Utangaçlığına yordu bunu da. Tren hızla hareket ediyor, suç mahallinden uzaklaştıkça, suçlu olan, kaçan o değil de trenmişçesine içi rahatlıyordu. Öldürdüğü kadın adına sevindi. Yanında oturan ihtiyar adama dönerek, “Onun adına seviniyorum, çıkış yolunu bulduğu için. Benim rolüm küçücük bir yardımdan ibaret. Biraz cesaret ihtiyar! Görmüyor musun, çürüyorsun!”
Kendine şaşkın bakan ihtiyarın tepkisine aldırmadan devam etti: “Bir akbaba bencilliğiyle tırnaklarınızı hayata geçirmiş bırakmıyorsunuz. Özgürlüğüne kavuşmak için çırpınıp duran ruhunu bu çürümüş et kafes daha ne kadar tutabilir? İzin ver şu buruşuk bedende koca bir delik açayım da ruhun özgürlüğe kanat çırpsın.” Çok eğlendiği besbelliydi. Az önce yaptıklarının beynine yayılmaya başlayan korkunç ağırlığını hafifletmek adına, o an her türlü zararsız çılgınlığı yapabilirdi.
İhtiyar adam korkuyla irkildi. Yerinden kalkıp, inmekte olan yolcuların arasına karışırken, arkasına bakmadan “kötü alışkanlıkların esiri olmuş zibidi!” diye seslendi. Anlamlı ve alaycı bir ses tonuyla karşılık verdi genç adam: “Hayatın kendisinden daha büyük kötü alışkanlık mı var?”
İhtiyarın boşalttığı koltuğa oturan bir genç kız, her şeyi duymuş olmanın verdiği tedirginlikle genç adama doğru hiç yüzünü çeviremedi. Ölümün, acının, ızdırabın yanında bir saniye barınamayacağı kadar güzel bir yüz. Kırmızı eti, kanı, sümüğü, damarları saklayan, hiç yokmuşlarcasına unutturan pürüzsüz bir ten. Bunları aklından geçirirken haykırdı kıza: “Katil kim!? Gerçekten ben miyim!? Gerçekten emin misiniz, gerçekten!?”
Başını iki yana sallayıp, dudağında acı bir tebessüm, sakince devam etti: “ Şu gözlerimizin önünden kayıp giden hayata bak.” Hızla yol alan trenin penceresinden dışarıyı işaret etti. “Tutabilir misin hayatı, şu kahrolası trenin hızlandırdığı, güzelliğini çiğneyip geçen zamanı? Zaman acımasızca evrenin değerini düşürmeye devam ediyor. İlkçağ dinginliğinden modern çağ dingilliğine. Sıradan varlıklara biçilen sıradan roller. Halbuki ne kadar da güzelsin!”
Bu sözler üzerine gülümsedi genç kız, söze girdi: “Peki bir şeyleri değiştirme şansımız var mıdır hala sence?”
“Korkarım hayır,” diye cevapladı genç adam, “korkarım hayır.”