Son filmindeki başarılı oyunculuğunu övmek isteyenler yüzünden telefonu bir türlü susmuyordu. Son arayan kişiye biraz kaba davrandığını düşündü. “Oynadığım filmin, kahrolası oyunculuğumun canı cehenneme! Benden istediğiniz nedir, bir türlü anlamıyorum. Övgüye karşılık övgü mü? Duyarlı arkadaş, duyarlı izleyici sorumluluğunu yerine getirme çabası mı? Çıkardığım oyunculuk; yumuşak, pembe kıçınıza atılmış bir tekme hissi uyandırdıysa ne mutlu bana, ne mutlu size!” Hayır, hayır az bile söylemişti. Kurumaya yüz tutmuş ıslak saçlarını alnından arkaya doğru sıvazladı. Buzlu viskisinden bir yudum daha alıp, yatağının karşısındaki duvarda asılı olan dev posteri izlemeye koyuldu. İlk oynadığı filmden; bir figüranı oynarken çekilmiş bir kare. İdam mangasının karşısına dizilmiş, yirmi idamlıktan birini canlandırdığı anın dondurulmuş hali. Bazen duvardaki bu ölüme saniyeleri kalmış zavallı görüntüsüne dalar giderdi. Filmin o sahnesi çekilirken, birkaç saniye için gerçekten öleceğini düşünmüştü.
Unutamadığı anlardan biri, en tepedekiydi. Kendine bakan çaresiz gözlerden gözlerini alamaz; bu bir iki saniyelik zaman dilimi büyür büyür; gizlice beklediği, hayata veda edeceği ana yaklaştırıverirdi kendini. Geceleri yalnız kalmaktan çok korkmasına rağmen o gece, villasını bekleyen bekçiye izin verirken tuhaf bir zevk almıştı. Defalarca alnına dayayıp namlusunun soğukluğuyla rahatladığı tabancasını çalışma masasının çekmecesinden çıkardı. Bebeğini kucağına alan anne şefkatiyle, usulcacık kavradı. Namluyu duvarda ölümü bekleyen yirmi idamlığa doğrultup, kendi görüntüsüne nişan aldı. Titreyen eline aldırmayıp, “Önce sen” diye mırıldanarak tetiği çekti. Aldığı komutla yuvasında uyumakta olan mermi, gördüğü rüyayı yarıda kesip idamlıkların kabusu oluverdi. Ama yine isabet ettirememişti. Hiç şaşırmadı, tam tetiği çekecekken, koluna sanki bir el yapışıyor, hedefi şaşırttırıyordu. Aynı kararlılıkla namluyu alnına götürdü. Sıcaktı ve dumanı tütüyordu. Etine değdirmeden tetiği çekiverdi. “Çıt” diye bir ses kulaklarını okşadı. Kendini tamamen kaybettiği bir anına denk gelmemesi için, mermi dolu şarjörü başka bir odada kilitli tutuyordu. Tabancayı bir tarafa fırlatıp, yatağına uzandı.
İbrahim, isteğinin bir parça kırılmasını, içeri bu kadar kolay girmesine yordu. Dev tripleks villanın havuzunun kenarından süzülerek, filmlerde gördüğü, tamamen camdan yapılmış ön cephenin kapısını zorlanmadan açtı. Işıklar açık olmasına rağmen hala uyuyan aktörün korkudan rol yaptığını düşündü. “Böylesi daha iyi” diye mırıldandı, etrafı süzerken. Odada, gösterişli antika yatak dışında göze çarpan pahalı bir şey olmadığını fark etti. Şaşırması için duvardaki dev postere daha dikkatli bakması gerekiyordu, öyle yaptı. Bazısı idamlıklara isabet etmiş mermi deliklerini, serçe parmağıyla yokladı. ‘Bunlar mermi izleri’ diye haykıracaktı ki, yerdeki tabancayı görünce “bunlar” diye kalakaldı. Gözlerini açan aktörle, aynı anda atıldılar tabancaya. Korkuyla karışık ikisinde de, bir filmde oynuyorlarmış hissi uyandı. Kısa bir boğuşmadan sonra, İbrahim tabancayı kapıp aktörü duvara doğru ittirdi. Nefes nefese kalan aktör, şimdi diğer yirmi idamlığa eklenmiş yirmi birinci idamlık gibi duvara yapışmış, korku dolu gözlerle İbrahim’e bakıyordu.
“Korkma” dedi İbrahim, “bu tabancayı kullanmayacağım, hem gördüğüm kadarıyla şarjörü yok ve sen az önce içindeki tek mermiyi de harcamışsın.”
Evet anlamında başını salladı aktör, “kahrolası hayranlarımdan biriysen eğer, bil ki bu yaptığın hiç hoş bir şey değil.” Bütün soğukkanlılığı ve rol yapma yeteneğine rağmen, gözlerinde beliren korkuyu saklayamıyordu. Kafasında her zaman canlı tuttuğu ölme fikri, şimdi daha da dirileşerek karşısına dikilmiş kendine meydan okuyordu. Hazırlıksız yakalanmıştı. Ölmek için uygun bir zaman olmadığını düşünüp titredi. Buna hazır değildi henüz. 50 yaşını aşıp, kalan ömürlerinin geçen ömürlerinden daha değerli ve uzun olacağını sananlardandı. Duvardaki posterde bir şey arıyormuşçasına gözlerini gezdiren yabancıyı süzüp, kendini rahatlatmak adına, burada bulunmasını daha sıradan bir sebebe yordu.
Genç adam aradığını bulan bir yüz ifadesinin üstüne eklediği bir sırıtmayla aktöre döndü. “Ah işte seni buldum. Şu soldan dördüncü, hepsinden daha korkak bakan...sensin değil mi? İçlerinde mermi isabet etmemiş tek kişinin sen olması da bulmamı kolaylaştırdı tabii.”
“Son oynadığın filmi seyrettim. Rolünün hakkını vermişsin ama kabul etki filmi kurtarmaya yetmiyor.”
Aktör tatlı canını kurtarmak adına, konuşmanın böyle sürüp gitmesini diledi. Biraz rahatlamış olarak karşılık verdi: “E, evet haklısın. Tahmin edersin biz önce senaryoyu okuruz, sonra aklımıza yatarsa yönetmeni ve diğer oyuncuları da merak edip kendimizi çekimlerin akışına bırakıveririz. Ortaya koyduğumuz oyunculukla övünmemiz, zihinsel tembelliğimizi bastırıverir. Her oyuncu sadece kendi rolünün büyüleyici olduğunu düşünüp, olayları, diğer oyuncuları bir tarafa atar”
Bunları ilk defa birine itiraf ediyormuşçasına heyecanla anlatıyor, anlattıkça yükünden azar azar kurtulan bir uçan balon gibi hafifliyordu. Ağzından dökülen kelimelere odaklanmayıp, biraz da beyninin sesini dinleseydi, kızgınlık ve korkuyla karşıladığı bu davetsiz misafiri sevmeye başladığını fark edecekti. Üçüncü bir göz odayı gözetliyor olsaydı, büyük ihtimalle iki dostun tatlı tatlı tartıştıklarını düşünürdü. Ama yabancı bütün bu fikirleri darmadağın eden bir kızgınlıkla ses tonunu yükseltti:
“Ölmeden önce bütün sırlarını itiraf etmeye çabalayan telaşlı bir yüz ifaden var. Günah çıkarmaya çalışıyorsan eğer bil ki, buraya papaz rolü oynamaya gelmedim.”
“Peki niye geldin o zaman?”
“Seni götürmeye geldim.”
Yabancının soğukkanlılık ve kararlılığından etkilen aktör, sünnet olmasına saatler kalıp da babasının kendini nereye götürdüğünü merak eden çocuğun ürkmüş gözleriyle sordu:
“Ne-nereye?”
“Cehenneme”
Az önceki boğuşmalarından yabancının kendinden çok daha güçlü olduğunu anlayan aktör, kaçmak için kapıya doğru hareketlendiğinde ayağına takılan çelmeyle kendini yerde buldu. Sol eliyle boğazını sıkarken, sağ eliyle de arka cebindeki usturayı çıkartan yabancıya boğuk bir sesle, can havliyle sordu:
“Neden ben?” Yabancının gözlerindeki kararlılık, canını kurtarmak için teklif etmeyi düşündüğü bütün her şeyi hallaç pamuğu gibi atıverdi hayalinde. Bu iki kelime bir anlamda teslim olduğu ve ölmeyi kabullendiği anlamına geliyordu.
“Kendimi senin yerine koyup acını paylaşıyorum. Sen de bir an için kendini benim yerime koyup bu anın keyfini çıkar.” Belli belirsiz bir gülümseme, yabancının yüz kaslarını titreştirdi. “Eminim bunu yapabilirsin. Al işte, sana hayatının rolünü yapma fırsatı tanıyorum.”
“Bana birkaç dakika izin ver” diye kekeledi aktör, gözyaşlarını silerken. “Cesaret” diye mırıldandı kendi kendine. Yerden kalkışını yabancıya onaylatıp, duvardaki idamlıklardan hiç mermi yarası almamış kendisinin gözlerine dikti ıslak gözlerini. O anda aklından neler geçtiğini bilememek yabancıyı rahatsız etti. Aktörün o an yaşadıklarından daha zorunu sonradan kendinin de yaşayacağını bilmesi rahatsızlığını daha da arttırdı. Aktöre arkasından yaklaşıp usturayı açtı. Kendini geri dönülmez bir yolculuğa çıkartacak olan vasıtanın motor sesini duymuşçasına ürktü aktör. Arkasını dönmeden sağ kolunu kaldırıp “dur” anlamında kımıldatmadan tuttu. Bu hareketsiz kolun pek kısa bir süre için kımıltısız duracağını hisseden yabancı, sabırla bekledi. Bir şalter kolu gibi aşağı inmesiyle aktörün kolu, hareketlendi sabırsız ustura. Aktörün son imgesi keskin ustura, boynunun soluna doğru gömülüp, korkunç çığlığını boğarak sağa doğru sert bir çizgi çekti. Gün ışığıyla ilk defa tanışan kesik gırtlak ses tellerinde kalan son hırıltıyı boşaltıp, sanki hep bu anı beklemişçesine kanını karşısındaki postere doğru fışkırttı. Poster tamamen kana boyanıp görünmez oldu. İbrahim yerde yatan cansız bedeni bir an için unutup, etrafın yirmi idamlığın kanıyla sulandığını zannetti. “Ha yirmi, ha yirmi bir” diye bütün soğukkanlılığıyla mırıldandı. İdamlıklardan birinin yerde yatan aktör olduğunu anımsayıp, “yoksa on dokuz mu demeliydim?” diye kendi kendine sordu sonra.
Bu sefer kurbanının ölümünü görebildiği için daha huzurluydu. Bütün suçu kanlı usturaya yükleyip antika yatağa doğru fırlattı. Yastığın üstüne düşen usturadan süzülen kan aktörün az önce uyurkenki çıkardığı ağız suyuna karıştı. Bu tuhaf karışıma “yaşam ve ölüm kokteyli” adını veren genç adam, kana bulanmış usturayı attığı yerden alıp kuş tüyü yastığa kabaca silerek cebine koydu ve sessizce odadan çıkıp kayıplara karıştı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder