İki odalı küçük dairesinin kapısını açtığında hava kararmak üzereydi. Bütün öğleden sonrayı, bir çocuk parkının bankında oturup çocukları seyrederek geçirmişti. Çocuklar oynayıp eğlendikçe, onun da içinde bir ızdırap büyüyor, sanki kendisiyle oynayıp eğleniyordu. Çocukları seyrettikçe o hep söylenen ‘keşke hep çocuk kalabilseydik’ sözünü anımsadı. Kendi çocukluğuna dönüp parkta oynayan çocukların arasına karıştığını hayal etti. Acı karamsarlığını çocuk bedeninden atamayıp aralarına karışamadığını, bir köşeye çömelip oturduğunu gördü. Oturduğu banktan, köşeye sinmiş çocukluğuyla göz göze geldi. Çocukluğuyla acımasızca yüzleşme zamanıydı. Kin dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Yerinden hızla fırlayıp, köşeye sıkışmış bir kedi gibi kendine bakan çocukluğunu silkelemeye başladı. Çok sonra, parkta oynayan çocuklardan birinin kolları arasında çırpınıp ağladığını fark etti.
Bir makas, bir ayna ve birbirinin aynı iki yüz. İki-üç parça eşyasının azlığından doğan güçsüzlük ve karamsarlığın, aynadaki aksinden kendine bulaştığını söylerdi hep, yüzüne vurarak. Saçlarını iyice kısalttığında, “artık ikimizde iyice değiştik, öyle değil mi?” dedi, aynadaki aksine gülümseyerek. Suçu az önceki halinin işlediğini mırıldandı. “En az senin kadar masumum artık,” diye ekledi.
Elektriğe tercih ettiği titrek mum ışığının karşısına geçip oturdu. Cep radyosuna uzandı. Kısa dalga düğmesini çevirip, çok sevdiği Hint müziklerini dinlemeye koyuldu. Beynini uyuşturan bu tatlı melodiye eşlik eden güzel sesin sahibini hayal etmeye koyuldu. Orta yaşlı bir kadın olmalıydı. Yaptığı işten haz duyan, hayatla barışık, sevildiğini bilen bir kadın. Sesi güzelleştirmek adına olağanüstü çaba harcayan bu dudaklara iyice kulağını yaklaştırdı. Sesi emdikçe büyüyen kulağın deliğinden başını içeri sokan kadın, beğenilmek adına sesinin şiddetini daha da arttırıyor, kulak kirine bulanmış terli boynunu sıkıştığı yerde çevirmekte zorlanmıyordu. Kadın yorulup sustuğunda, kulak hızla küçülüp eski halini alıyor, kadının boğazından çıkarttığı hırıltılar kulak zarını tırmalıyordu. Uyandığında, gece epey yol almış, kendine kahramanca direnmeye çalışan mum alevini bir sağa bir sola vurup iyice bitkin düşürmüştü.
Gecenin bir vakti istemeden uyanmaktan nefret ederdi. Söylenerek uzandığı kanepeden doğruldu. Mumun aleviyle bir sigara yakıp, dumanını muma doğru üfledi. Yorgun düşmüş cılız mum alevi direnemeden gecenin karanlığına karışıverdi. Dumanı içine çektikçe, sigaranın ucu koyu kırmızı kor oluyor, nefes alıp veren bir kalbe dönüşerek odadaki tek canlı unsur haline geliyordu. Yanan tütünün çıkarttığı ses, yerde gezinen hamamböceklerinin kıpırtılarına karışarak tuhaf bir ahenk oluşturuyordu. Birinin ayak parmaklarında gezindiğini hissetti. İçi ürperdi. Beyninin cinayeti unutması için hafızasına yağdırdığı komutlar işe yaramıyor, olanları bir türlü aklından çıkaramıyordu. Zaman erimiş kurşundan bir nehire dönüşmüş, akmamakta ısrar ediyordu sanki. Çıldırmasına ramak kalan anlardan biriydi işte yine. Açık unuttuğu radyodan süzülüp odanın karanlığına dolan Hint müziği bununla yetinmiyor, çıldırmanın eşiğindeki genç adamın damarlarından akıp beynine dolarak aşırı doz etkisi yapıyordu. “Altını arayan siyanür” diye mırıldandı. “Artık her şey, yeterince zor değilmiş gibi daha da zor olacak. Unutmaya çalıştığım geçmiş ve korkunç yakın geçmiş, geleceğimle aramda koca bir çukur açmış dururken...çok zor olacak...ama bir ölüm asla yetmez. Parçalar birleştikçe önümdeki karanlık koca çukur küçülecek küçülecek ve yok olacak!”
Bir katil olduğunu umursamayan rüzgar perdeleri yalayıp içeri doldu. Telefonun çalmasıyla uyandı. Üşüdüğünü hissetti, havalar daha tam olarak ısınmamıştı.
“Kimsin?”
“Ben, Melike. Nasılsın? Sinemaya gidiyoruz değil mi?”
“Tabii ki, aynı yerde buluşalım, ok?”
“Ok.”
Cep telefonu masraflı olduğu için mümkün olduğu kadar kısa konuşurlardı. Telefonu kapattığında sinemadan çıktıktan sonra yapması gerekenleri hatırladı. Yüzünü buruşturdu. Bitirmesi gereken, birkaç küçük tercüme işi vardı. İlginç konular olduğu zaman, çeviri yapmaktan zevk bile aldığı oluyordu. Son sınıftayken atıldığı üniversiteyi minnetle andı. “Bütün gece yine boktan bir konuyu çevirmekle uğraşacağım!” diye söylendi, evden çıkarken.
Minibüsten indiğinde, aksak adımlarla kendisine doğru seğirten sevgilisiyle göz göze geldi. Sinema sağındaydı. Kız ise solundan yaklaşmaktaydı. Kıza doğru yürümekle, yürümemek arasında kararsız kaldı. Yürümemeyi tercih etti. “Azıcık kısa bir bacağın yaptıklarına bak sen. Ona olan duygularımı bir türlü tanımlayamıyorum, kahretsin! Kendimden nefret ederken, bir başkasını nasıl sevebilirim ki?”
Kız yanına iyice yaklaştığında bu düşünceleri aklından çıkarmaya çalıştı. Kıza seslendi. “Hey! şu güzelliğe bakın bir, deli gönlümün bitmeyen bayramı.”
Kız şaşkın gözlerle genç adama baktı, haykırdı, “Aman Allahım ne yapmışsın sen? saçların!? O güzel saçlarına ne oldu?”
Genç adam kollarını iki yana açıp yanıtladı: “Hey, böyle de yeterince yakışıklı değil miyim yoksa?
“Elbette yakışıklısın ama ne bileyim işte, önceki haline çok alışmıştım.”
Genç adam, kızın gözlerine gülümseyip karşılık verdi. “Önceki halim küçük bir suç işledi ve küçük bir cezayı hak etti.” Kızı her zaman güldürmeyi başarıyor, bunun için ayrıca çaba sarf etmeye gerek görmüyordu. Doğal bir yetenek olduğunu düşündü kız. İbrahim’i seviyor, kendini onun yanında çok mutlu hissediyordu. Sinemanın kapısına varana dek konuşup gülüştüler. Daha önce hangi filme gidecekleri konusunda anlaşmışlardı. Yerli bir filmdi. Kız fragmanını gördüğü bu yerli filmi, kesinlikle görmek istiyordu. Aslında daha çok da İbrahim’in görmesini. Böyle filmler onun daha çok ilgisini çekerdi.
İstemeden işlediği bir cinayet sonrası, polisten kaçmak zorunda olan bir adamın başına gelenler. Üstelik öldürdüğü adamın karısı da, kendisini temizlemek için peşine bir kiralık katil takmışken... ”Sıradan bir konu gibi gözüküyor. Ama gerçeklerini ayrıntılarda gizleyen, kaliteli bir yapım olabilir.” ”Haklı olabilirsin,” diye yanıtladı genç adam, “görelim bakalım.”
Öldürmek zorunda kaldığı adamın, neden kendini öldürmek istediğini bulmaya çalışmakla işe başlayan adam, karısının ve bazı arkadaşlarının da işin içinde olduğunu öğrenince, ne yapacağını şaşırıyordu. Heyecanla filmi seyreden kız arkadaşına fısıldadı. “işte hepsini temizlemesi için eline geçen altın bir fırsat.” Adam bu yolu denemeyip, polise baş vurmaya kalkınca yüzü asıldı. Kiralık katilin elinden kıl payı kurtulan adam, bir bacağını kaybediyor ama yapmak istediğini de başarıyordu. Sinemadan çıkarlarken söylendi, “Kahrolası boktan ayrıntılarda hiç bir şey bulamadım, ya sen?”
Kız haklısın anlamında başını salladı. “Aldatıcı bir fragman daha, halbuki filmin karmaşık bir yapısı olabileceği izlenimi vermişti bana.”
“Herneyse, boşver” diyerek sevgilisine gülümsedi, “Şurada oturup bir şeyler içmeye ne dersin?”
Aynada kendini göremeyeceği bir yere oturmayı tercih edeceğini söyledi, genç kıza. “Biliyorum” dedi genç kız, “dört köşe aynalardan nefret edersin.”
Oturduğu yerden düşünceli gözlerini etrafta gezdiren genç adam açıklama yapma ihtiyacı hissetti:
“Az da olsa bahsetmiştim, biliyorum. Dört köşe olan hiçbir cama tahammül edemiyorum, çıldıracak gibi oluyorum.” Yalan söylüyordu.
Çin işi ucuz porselende gelen çayından bir yudum alıp, bir sigara yaktı. Genç kız sevgilisinin uzattığı sigarayı yakmasını beklerken ekledi:
“Katlanamadığın bu şeylere televizyon ve bilgisayar ekranı da dahil tabii ki.”
Evet anlamında başını salladı genç adam, sigarasından bir nefes daha çekerken ekledi. “Bu da kahrolası takıntılarımdan biri işte.” Yalan söylüyordu.
Genç kız sevgilisinin gözlerinin en derininde gezindirirken gözlerini, gülümsedi. “Seni bütün bu takıntılarınla beraber, çok seviyorum.”
Genç adam “Ben de seni” diye karşılık verdi, gözlerinin yalancı denizinde gezinen kıza.
Cenaze evinde toplanan kalabalık, ölen psikiyatrın ablasını yatıştırmaya çalışıyor, ama o var gücüyle direnip kardeşiyle ilgili bildiklerini haykırmaya devam ediyordu. Kardeşinin katiline bir kez daha lanet okuyup, ağlamaktan şişmiş gözlerini etrafta gezdirerek devam etti:
“İşinden dolayı, insanlarla arasına büyük mesafeler koymuştu. Bir sevgilisi bile olmadan veda etti hayata. Son zamanlarda ki haliyle beni tedirgin etmiyor değildi. Soluk görünüyor, her zamankinden daha karamsar duruyordu. Sonradan dehşetle fark ettim ki, eşyalarla ilişkisini en aza indirgemeye çalışıyordu. Piyano çalmayı bırakmış, televizyon seyretmez; imrenerek baktığımız mutfağına girmez olmuştu. Kahretsin, anlamalıydım!”
“Neyi anlamalıydınız?” diye sordu, ölmüş kardeşinin sekreteri. “Unutmayın ki kardeşiniz aşağı düştüğünde yanında biri vardı. Adamın odaya girdiğinden daha sakin çıktığını gördüğümde, böyle bir şey olabileceğini kesinlikle tahmin edemezdim. Kardeşinizi o alçak herif aşağı attı.”
Böyle kendinden emin konuşurken, İbrahim, kendini yarım yamalak gören sekreterin Emniyette eşkalini tarif ederken çizilen robot resmi görseydi kahkahalarla gülerdi.
Başını sallayarak, sekreteri onayladı, acılı kadın. “Bu, katile okuduğum laneti hafifletmez ama, bir gönüllü gidiş ihtimali de hala var.”
Kardeşinin kefene sarılı; parçalanmış bedeni gözlerinin önünden gitmiyordu. Cenaze yemeği hazırdı ve herkes onun işaretini bekliyordu. “Siz lütfen başlayın” diye mırıldandı, “ben yiyemeyeceğim.”
İkisi de küçük birer kızken, oynadıkları büyük balkonu hatırladı. Aşağı çok sarkan kardeşini, düşmesine ramak kala tuttuğu an canlandı gözlerinde. Bir an için tepkisiz durmayı düşünmüştü. Kıskandığı küçük kardeşinden kurtulma fikri bir an için beyninde çiçekler açtırmış, annesinin içerden attığı çığlıkla; son anda kardeşini eteğinden tutup kendine çekebilmişti. Bir taraftan da beyninde açan çiçek bahçesini kirli bir bohça gibi çekip dürerken. “Zehirli hatıralar” diye mırıldandı, lavaboya giderken.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder