1 Haziran 2008 Pazar

ÇUKUR 1.BLM (2000 YILINDAN)

“Çocukluğuma ilişkin hatırladığım en önemli, en güzel şey, amcamdan kalan 60’lı yılların gazetelerini okumak, geçmiş zamanı yakalamışçasına haz duymaktı. Belki de yaptığım, bugünün canavarlaşmış medyasının çocukluğuna dönüp bilmeden de olsa ruhunu çözümlemeye kalkışmaktı. O zamanın gazetelerindeki güzel giysili insanların şimdi çürümüş birer bedene dönüştüğünü düşünüyorum da; yaşamak, ölmek, öldürmek ne kadar da basit birer hal alıyor. İnsanlık bir türlü büyüyemeyen sakat bir çocuk gibi gazete sayfalarında debelenip duruyor. Dört duvar arasına hapsolmuş bir mahkumdan farksız olduğunu düşünüyorum, evrende kıstırılmış insanın. Çektiğimiz farkına varmadığımız acılarımızı dindirme isteği içgüdüselleşiyor bende. Yoksul ve yaşlı bir kadını gördüğümde, önce vicdanımı doğrayıp kan içinde bırakıyorum, zavallının acılarını dindirmeme saniyeler kala, yaralı vicdanım sürünerek de olsa bana yetişiyor, beni durduruyor. Geçen gün acımayla karışık hoş duygular beslediğim ayağı sakat bir kıza aşkımı itiraf ettim. ‘Bana acıdığın için böyle konuştuğun yüzünden okunuyor’ dediğinde kendimi kaybettim, ağzı yüzü kan içinde kalana kadar onu yumrukladım. Bana sarıldığında daha fazla vurmamam için bunu yaptığını düşünmüştüm, öyle değilmiş. İkimizde çılgınca bir ağlama krizine yakalanmışçasına gözyaşı döküyorduk. Bilinçsizce estetikleşen şiddetin işe yaradığını düşündüm o an.”
Psikiyatr ilk kez gördüğü bu, uzun saçlı ve sakallı genç adamın, en az düşünceleri kadar görünüşünün de tuhaf olduğunu düşündü. Bir kadının asla böyle düşüncelere kapılmayacağını, bunun tamamen erkek dünyasına ait hastalık derecesine varan, kaba kuvvetini kullanmayı haklı gösterme çabaları olduğunu düşünüp, kendi adına sevindi.
“Beni ancak bir psikiyatrın anlayabileceğini düşünerek hata ettim galiba. Bakışlarınız o kadar sıradan ki, diğerlerinden hiçte farkınız yok. Bir sigara içebilir miyim?”
Kadın “elbette” anlamında eliyle işaret edip toparlanma ihtiyacı hissetti, yerinden kalktı. “Özür dilerim” dedi. “Hasta olduğunuzu unutturmak için, bir onarıcı gibi görünmek istemedim.”
“Onarıcı mı? Hasta olduğumu yüzüme vurmakla kalmayıp bir onarıcı olduğunuzu söyleme ihtiyacı hissetmeniz, eylemin anlamını kuvvetlendirme kaygısından, değil mi? Size kendimle ilgili daha neler anlatacağımı gerçekten merak ediyor musunuz? Merakınızı giderdiğimde, hasta falan olmayıp, uçuk fikirlerini kabul ettirmeye çalışan bir çılgın olduğumu düşünmeyeceğinizi nereden bileyim? Benim acılarımın dindirilemeyecek kadar derinde olduğunu kavradığınızda ve o kadar derine dalmaktan ürktüğünüzü görmemden çekinerek saçma sapan bir teşhis koyduğunuzda ne olacak?”
“Farklı düşüncelerinizin olması hasta olduğunuz anlamına gelmez” dedi kadın. “Belli ki bilinçaltınızı hallaç pamuğu gibi atmışsınız. Lütfen devam edin; ama soru takısı almayan cümleler kurarak lütfen.”
Genç adam devam etme konusunda kararsız gözüküyordu. Hiçbir zaman psikiyatrlara inanmamıştı. Soyut bir şey olan ruhu kavrayabilmek için psikiyatrist ya da psikolog olmak yetmezdi. Acı çekmek gerekiyordu ve bu kadının da hiçte büyük acılar çekmişe benzer bir hali yoktu. Konuşmasını sürdürdü:
“Bendeki çılgınca yok etme isteğinin, Cennet diye bir yerin varlığından bahsedildiğini duyduğum zaman ortaya çıktığını...” Söylediklerinin doğruluğundan emin değilmiş gibi bir süre duraklayıp konuşmasını sürdürdü. “Ya da ben 6 yaşlarındayken çok sevdiğim kınalı koçun babam tarafından boğazlandığını odamın penceresinden gizlice seyrederken, aynı şeyi benim de babama yapma isteğinin içimde uyandığı zaman başlamış olabileceğini düşünüyorum. Nasıl çıktığının pekte önemi yok, zor olan kısmı kendini tutabilmek. Ölümün tek çıkış kapısı olduğu fikrini beynime çılgınca alkışlatırken, bedenimi heykel sessizliğiyle tutabilmemi yaralı, sakat ve ölmek üzere olan vicdanıma borçluyum. O ölüyor. Buraya gelmemin sebebi de bu. O’nu iyileştirebileceğiniz ihtimali. Bunu yapabilir misin?”
Kadın durumun ciddiyetini yeni yeni kavrıyor, ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyordu. Bunu hissettirmemeye çalıştı. “Size bazı sakinleştiriciler yazıyorum. Lütfen hemen kullanmaya başlayın.” Sesi titriyordu. Durum ümitsiz gibiydi. Genç adam bu sözler üzerine kahkahalarla gülmeye başladı. Çektiği acılara dayanamayıp kendini koyuverdiğini düşündü. Genç adamın kahkahalarının ağlamaya dönüştüğünü görünce peşinden, kendini onayladı kadın. Adama mendil uzattı.
Genç adam mendili aldı, gözlerini sildi. Artık ağlamıyordu. Kederli bakışlarla gözlerini odada gezdirmeye başladı. Açık pencereden gelen ılık rüzgar bir an bedenini titretti. Pencereye doğru yürüyüp dışarıyı seyretmeye koyuldu. Hava o kadar güzeldi ki, aşağı atlayıp o güzelliğin arasına karışmamak için kendisini zor tutuyordu. Sonra yüzünü içeri çevirip, bir saniye önce baktığı o güzel manzarayı unutmuşçasına “O artık yok, o öldü!” diye haykırdı kadına.
“Onun ölümü benim ölümüm demek, senin ölümün demek. Kurtaramadın onu, kurtaramadın!” diye haykırdı, suyu kirleten kendi olduğu halde, kuzunun üstüne atan kurdun parlayan gözleriyle.
Genç adam tekrar hıçkırıklara boğuldu. Bu sefer ağlaması kısa sürmüştü. Gözyaşını silip kadınla göz göze geldiğinde, dudaklarında şeytani bir gülüş belirdi. Çabuk ve kararlı adımlarla kadına doğru yürüdü. Kadın o anda, öğrendiği bütün şeylerin hiçbir işe yaramayacağını hissetti. Kadını ani bir hareketle kucağına aldı. Gelini kucağına alan bir damat kadar mutlu gözüküyordu. Kucağında kadın olduğu halde açık pencereye doğru yürüdü. Bir eliyle kadının ağzını sımsıkı tutuyordu. Dışarıyı seyreden adamın gözlerinden yayılan bir huzur dalgası bütün odayı kapladı, dışarı taştı. Kadın bir an için kendini, adamın dünyasına ait figürlerden biri gibi hissetti. Bu durumda başına geleceklerin, kendi adına hiçbir önemi olmayacaktı. Yüzlerce kez gördüğü, ölmek isteyen hastalarını hatırladı. Ölümün tek çıkış kapısı olabileceği fikri beyninin her tarafını kaplayıp, adamın gözlerine taştı. Korkuyla karışık ölümü onaylayan bir bakış, genç adamın gözbebeklerinde yansıdı. Genç adam, kadının gözlerinden gözlerini ayırmayarak fısıldadı:
“Ölü vicdanımı rahatlama koltuğuna, sunak taşına bırakıyorum. Çektiğim acıların ilk kurbanı vicdanımı kadınlığını adadığın bu koltuğa, rahmine gömüyorum.”
İkisinin de vücudu titremeye başladı. Kucağındaki kadın daha da zavallı, acınası bir hal almıştı şimdi. Kadını pencereden boşluğa fırlatma isteği tahrik edici bir hal alarak, gözüne yansıyan güneşin de etkisiyle hafızasını köreltmişti. Hayvani bir içgüdüyle, bir saniye daha durursa her şeyi yüzüne gözüne bulaştıracağını hissetti. Kadını boşluğa bırakıverdi.
Kalkmakta olan trene son anda atabildi kendini. Boş bir koltuğa yığıldı kaldı. Binanın kapısından olayla ilişkisi yokmuşçasına sakin adımlarla çıkarken gördüğü, ölmek üzere olan kadının çırpınışları gözünün önünden gitmiyordu. Bir an için orada durup, ölmek üzere olan kadının gözlerine yakından bakmak istemişti. Tuhaf bir duyguydu bu. Ölene kadar yanında kalmadığı, kadının kanını iştahla yalayan sokak köpeğinin başını okşayamadığı için kendini suçlu hissetti. İşlediği cinayet umurunda bile değildi. Sadece kadının o son zaman diliminde yanında olmamaktan, olamamaktan duyduğu suçluluktu hissettiği. Utangaçlığına yordu bunu da. Tren hızla hareket ediyor, suç mahallinden uzaklaştıkça, suçlu olan, kaçan o değil de trenmişçesine içi rahatlıyordu. Öldürdüğü kadın adına sevindi. Yanında oturan ihtiyar adama dönerek, “Onun adına seviniyorum, çıkış yolunu bulduğu için. Benim rolüm küçücük bir yardımdan ibaret. Biraz cesaret ihtiyar! Görmüyor musun, çürüyorsun!”
Kendine şaşkın bakan ihtiyarın tepkisine aldırmadan devam etti: “Bir akbaba bencilliğiyle tırnaklarınızı hayata geçirmiş bırakmıyorsunuz. Özgürlüğüne kavuşmak için çırpınıp duran ruhunu bu çürümüş et kafes daha ne kadar tutabilir? İzin ver şu buruşuk bedende koca bir delik açayım da ruhun özgürlüğe kanat çırpsın.” Çok eğlendiği besbelliydi. Az önce yaptıklarının beynine yayılmaya başlayan korkunç ağırlığını hafifletmek adına, o an her türlü zararsız çılgınlığı yapabilirdi.
İhtiyar adam korkuyla irkildi. Yerinden kalkıp, inmekte olan yolcuların arasına karışırken, arkasına bakmadan “kötü alışkanlıkların esiri olmuş zibidi!” diye seslendi. Anlamlı ve alaycı bir ses tonuyla karşılık verdi genç adam: “Hayatın kendisinden daha büyük kötü alışkanlık mı var?”
İhtiyarın boşalttığı koltuğa oturan bir genç kız, her şeyi duymuş olmanın verdiği tedirginlikle genç adama doğru hiç yüzünü çeviremedi. Ölümün, acının, ızdırabın yanında bir saniye barınamayacağı kadar güzel bir yüz. Kırmızı eti, kanı, sümüğü, damarları saklayan, hiç yokmuşlarcasına unutturan pürüzsüz bir ten. Bunları aklından geçirirken haykırdı kıza: “Katil kim!? Gerçekten ben miyim!? Gerçekten emin misiniz, gerçekten!?”
Başını iki yana sallayıp, dudağında acı bir tebessüm, sakince devam etti: “ Şu gözlerimizin önünden kayıp giden hayata bak.” Hızla yol alan trenin penceresinden dışarıyı işaret etti. “Tutabilir misin hayatı, şu kahrolası trenin hızlandırdığı, güzelliğini çiğneyip geçen zamanı? Zaman acımasızca evrenin değerini düşürmeye devam ediyor. İlkçağ dinginliğinden modern çağ dingilliğine. Sıradan varlıklara biçilen sıradan roller. Halbuki ne kadar da güzelsin!”
Bu sözler üzerine gülümsedi genç kız, söze girdi: “Peki bir şeyleri değiştirme şansımız var mıdır hala sence?”
“Korkarım hayır,” diye cevapladı genç adam, “korkarım hayır.”

Hiç yorum yok: