28 Mayıs 2008 Çarşamba

HEPİMİZ TEHLİKEDEYİZ

O anda herkesi korkutup, iğrendiren olay gerçekleşti: Pasta aldıkları bölümün hemen sağındaki tuvaletten, kedi büyüklüğünde bir lağım faresi hızla dışarı fırladı. Kendini aniden aydınlık ve sıcak bir ortamda buluvermesinden olsa gerek, hareketlerini ağırlaştırıp, güzelce bir silkelendi. Fareyi görmekte gecikmiş mini etekli bir kız, farenin silkelenmesiyle lağım suyu damlacıklarını bacaklarında hissedince korkunç, canını alacaklarmış gibi bir çığlık attı. Yerinden kıpırdayamıyor, dehşetle açılmış gözleriyle fareye bakarken, elleriyle de kafasını yanlardan iyice kavrayarak, belki de aklının çıkmamasına çalışıyordu. Fare durumdan hiç etkilenmemiş gibi ağırca, dükkanların büyüklüğüne göre parmaklıklarla bölünmüş oturma bölümlerinden birine, en yakınındakine, İ….’le M…..’in ve de tombul ailenin oturduğu bölüme doğru yaklaşıyordu şimdi.
O bölümdekiler, korkuyla, iğrenerek köşeye kadar çekildiler. Sadece İ...... yerinden kıpırdamamış, hiçbir şey olmamış gibi pastasını bitirmekle meşguldü. Askerde çöp araç komutanı olduğundan böyle büyük iri farelere, hatta daha iğrençlerine oldukça alışıktı. Sabah bütün alayın, subay lojmanlarının çöplerini toplarlar, alayın oldukça uzağındaki çöplüğe çöpleri çabucak boşalttıktan sonra koca çöplükte 3-4 asker bir başlarına kalırlar, etraflarında cirit atan farelere aldırmadan, birbirlerine hayatlarını, amaçlarını bulundukları yerin tuhaflığına alışmış gözlerle anlatır, anlatır bitiremezlerdi. Görevlerini başarıyla yerine getirmiş, binbir çeşit ürünün sarmalandığı içi boşaltılmış ambalajlar, subay çocuklarının biraz oynayıp sıkıldığı, peşinden değişik bir heyecan duymak için bir taraflarını kırıp koparttıkları türlü oyuncaklar, (çolak bebekler, kafaları kesilmiş kurşun askerler, kurma kolu bozulmuş arabalar, tüyleri yolunmuş, yakılmış ayılar vs.) yemek artıkları, kokmuş çoraplar, parçalanmış defterler, biraz okunup kaderine terk edilmiş kitaplar ve akla gelebilecek daha bir çok şeyden oluşmuş çöplükte; kışın kah ateş yakıp, kah kamyonun dar ön paneline doluşurlar, yazın da dayanılmaz kokuya tahammül edebildikleri ölçüde etrafta dolanır, peşinden alaya dönerlerdi. Çöplerin döküldüğü geniş alanın yukarısındaki tepenin ardında bir domuz çiftliği bile vardı. Bazen tepede oturup domuzları, domuzlardan daha kötü görünümlü bezgin iki bakıcıyı seyrederler; diğerleri sıkılıp aşağı dönünce İ...... orada tek başına seyretmeye devam eder, başkalarının göremediği, anlamadığı şeyleri hissediyormuşçasına tuhaf şekiller alan suratını arada bir sıvazlayıp dalar giderdi. Orayla, hayatının o dönemiyle ilgili ve belki de şimdiye dek yaşadıklarıyla ilgili söylenebilecek en önemli şey ise belleğinde ısrarla taze tuttuğu, hala kalbini sızlatan, çöplükten geçimini sağlayan bir ailenin sarı saçlı, saz benizli, yeşil gözlü kızlarına tuhaf bir tutkuyla bağlanmasıydı. Kızı ilk, pasaklı, pasaklı olduğu ölçüde gözlerinin içi gülen küçük erkek kardeşinin elinden tutmuş bir halde yanına yaklaştıkları zaman görmüş, içinde çoktan yıkılmış bir şeylerin vücudunu titreterek canlanmaya çalıştıklarını hissetmişti. Kızın sıcak bir gülümsemeyle, tane tane konuşarak istediği şey, erkek kardeşinin üşümemesi için pisliğe bulanmamış parka türü bir şeydi. Hemencecik parkasını çıkarıp, çocuğun dar omuzlarına atmış, birkaç saatte olsun üşümemesini sağlayarak, sonraki günlerin birinde elinde tertemiz bir parkayla talihsiz yavruyu alabildiğine sevindirmişti. Küçük yavru sevinçle, o anda Avrupa baskılı atılmış moda dergilerinden birine dalmış ablasına koşmuş, genç kız kardeşini üstünde tertemiz, sıcacık tutan parkayla gördüğünde elindeki dergiyi nefretle fırlatıp atarak coşkuyla birbirlerine sarılmışlardı. Daha ilk karşılaşmalarında birbirlerine delice tutulmuşlar, bu ikinci görüşmelerinde bunu birbirlerine belli etmemek için acemice, böyle bir şey olması mümkün değilmişçesine bambaşka şeylerden kısaca konuşup ayrılmışlardı. Genç kız, üzerindeki eski, yamalı, yamalı olduğu ölçüde temiz, tertemiz giysisinden, çöplükte geçen hayatından utanmış olacak ki, konuşmayı bir an önce bitirip çöplüğün hemen yanındaki barakalarına koşup, kapıyı hızla çarpmış, bunun üzerine genç adam gözlerinin göremediği ama ruhuna vuran sıcaklığından, kızın bir yürek yangınına yakalandığını anlamıştı. Bir sonraki gün alaydan çöplüğe doğru hızla yol alırlarken, kalbi küt küt atıyor, gece bir arkadaşından satın aldığı gümüş kolyeyi kıza bir an önce vermek, yüzündeki sıcak gülümsemeyi tekrar görmek için sabırsızlanıyordu. Ama çöp aracı varacağı yere iyice yaklaşmışken barakayı olması gereken yerde göremeyince, hepsi birden şaşkınlıkla birbirlerinin yüzlerine bakmışlar, İ...... birden buz gibi soğuyan vücudunun tutulduğu titremeyi saklayamayarak ellerinin içiyle, alnıyla ön cama yapışmış kalmıştı. Araçtan indiklerinde etrafı kontrol eden bir belediye işçisi barakayı gece yıktıklarını, içindekilerin de şehir dışına çıkarıldıklarını söyleyince kendini tutamamış adama bir yumruk atmıştı. Arkasına bakmadan hızla diğerlerinin yanından uzaklaşmış, tepeye doğru gidip kederli gözlerle domuzlara dalıp gitmişti. Neden sonra kalkarken cebinden gümüş kolyeyi çıkarmış, usulca okşayıp öptükten sonra domuzların bulunduğu yere doğru fırlatmıştı. Bezgin bakıcı kadın bu harekete bir anlam verememiş, renksiz hayatına bir heyecan gelmişçesine kolyenin düştüğü yere domuzlarla beraber hamle yapıp onlardan önce kapıvermişti.
İ….. dışında, bir de tombul ailenin en küçük ferdi, şaşkınlıktan olsa gerek yerinden kıpırdayamamış, dili tutulmuş gibi bir şeyler geveleyerek sandalyesinde kalakalmıştı. Kadınlar kesik çığlıklar atıyor, bu “rezil ve iğrenç” duruma bir son verilmesi için bir temizlik görevlisi görebilmek umuduyla ağlamaklı, etrafa göz gezdiriyorlardı. Erkekler ise kafalarında “ısırır mı?” sorusunun cevabını veremediklerinden, bedenlerini kadınlarına siper etmişler boş bakışlarla, iri ve iğrenç farenin gelebilecek hamlesini bekliyorlardı.
İri fare kaybedecek bir şeyi olmayacağını biliyormuşçasına, sanki biraz da hınzırca tombul yumurcağa doğru biraz daha yaklaştı. Bunun üzerine sevimli tombul dehşetle yerinden fırlayıp, pastasını bitirmiş ağzını silmekte olan İ......’in kucağına bütün ağırlığıyla atlayıverdi. Bu ani ve salakça hareket üzerine, İ...... bütün birikmiş öfkesini yumurcaktan çıkarmak istermiş gibi dişlerini sıkıp, üzerindeki şekilsiz ağırlığın sahibini yakalarından tutup silkeleyerek kenara fırlattı attı. O an sevimli, tatlı yumurcak, ne olduğunu anlamak istermiş gibi bakınmakta olan fareden daha iğrenç gözüküyordu gözüne.
Hayatı boyunca sadece onu sevip, adını bile öğrenemediği kızın, küçük, ıslak gözlü erkek kardeşini hatırladı. Bir uçurumdan düştüğü, bu tombul yumurcak gibi yerde yaralı yatıp, ölmeden önce son bir kez bir insan yüzü görebilmek umuduyla bakındığı an, daha önce gerçekleşmişçesine gözünün önünde canlandı. Talihsiz yavru gözünün önündeki genç adamı göremiyor, orada yokmuş gibi son saniyelerinin can çabukluğuyla, yarasının izin verdiği kadar kafasını oynatarak görebileceği bir yüz arıyordu. Genç adam, ölmek üzere olan çocuğun yanaklarını ellerinin içiyle okşarken, tepkisiz gözlerle kendine bakmasına bir anlam veremeyip, kendi varlığından da şüpheye düşerek etrafına bakındı. Uçurumun altındaki iri kayaların birden silikleşip insan vücuduna dönüştüklerini hayretle gördü. Hepsi şaşkın gözlerle, taş gibi kıpırdamaksızın kendisine, avuçlarında öpüp kokladığı fareye bakıyorlardı.
2000 yılından..

SİMGELER ORMANI

Gerçekten kitapsız kalmıştım. Bulduğu izmaritleri içen tiryakiler gibi, tezgahta 1 Ytl’lik ne varsa alıp okuyordum. Genelde elime bile almayacağım şeylerdi ama o anlarda Borges gibiydiler. 3 gündür açtım ve cebimde son bir teklik vardı. Simit mi almalıydım yoksa bir kitap daha mı? Kitabı seçtim, okurken bayılmışım.......

Çağrıldığı karanlık kuyulara yaklaşmıştı. Sesler hala kederli, acılı ve bir an önce ulaşmasını ister türdendi. Kuyulardan birinin kenarına iyice yaklaşıp kulak kabarttı. Hala çağırılıyordu ve sebebini bilmeden/düşünmeden –tuhaftı bu- şu ana kadar yürüyüşünü sürdürmüştü. Karanlık, sesin dipsiz etkisi yapan derin kuyuya atlamalı mıydı? Düşünmeden atlamalıydı belki de. Atladı da, sevgili okur. Onu çağıran senin sesindi biliyorsun. Olmasını istediğin, kahramanlardan alınan öçe ortak olarak keyiflendiğin anlardan biriydi işte. Ahlakdışı hazların salınıp durduğu, ağırlaşmış havanın yaşamı ve canlılığı diz seviyesine çektiği bu uzay-zaman diliminde, kuyuya çok önceleri atılmış/ittirilmiş, kokmuş cesetlerin arasında keyifle yatıp dolunayı seyretmenin keyfine de diyecek yoktu belki, senin adına.

Üstteki paragrafta yer alan kuyulardan birini ateşe veren genç adam, ateşe yaklaşıp keyifle bir Uzun 2000 yakıyor. Taş toplamaya çıkmış bir astronot o an, çarpışıyor annesine çiçek toplamaya çıkmış bir kızla. Kavgaya tutuşuyorlar. Uzun 2000 içen adam keyifle kavgayı seyrediyor. Dövüşe dövüşe alevli kuyuya kadar yaklaşıyorlar, birbirlerini çekip kuyuya düşüveriyorlar. Et kokusu rahatsız ediyor genç adamı. Söylenerek uzaklaşıyor, sigarasını keyifle tüttürebileceği nezih ve aydınlık bir ortama doğru.

İlk paragrafta aç karnına kitap okurken bayılan genç adam, tam da bu satırları okurken kendinden geçmişti. Yazının bittiği yere kadar gelip bayılmıştı. Bu satırları okurken ne kadar da şaşırmıştır değil mi? İlk paragrafı bu öykünün üstüne not aldığını/kendi kurşun kalemi ile yazdığını fark etmiş olmalısın okuyucu. Yazı daha bitmediğine göre buraları da okudu. Şaşkınlığı daha da büyümüştür değil mi o an? Ama o an diyoruz, O okurken o an gerçekleşen, şimdiki zaman kullanmamız gerekmez miydi? Bence buralara kadar dayanamamıştır. Ortalarda bir yerlerde bayılmıştır. Kati olarak eminiz ki, yazının sonuna kadar okumuş, öyle bayılmış. O zaman O’na buradan bir mesaj verelim mi? ‘’Hemen kitabı bırak, bir şeyler ye, yoksa bayılacaksın’’